| TR | EN |

Toplantı: “Körfez Bölgesi’nin Geleceği”

comment : 0

Boğaziçi Üniversitesi-TÜSİAD Dış Politika Forumu, 28 Eylül 2017 Perşembe günü, 15:30-17:00 saatleri arasında TÜSİAD merkez binasında “Körfez Bölgesi’nin Geleceği”  başlıklı bir toplantı düzenledi.

Kahire Amerikan Üniversitesi Orta Doğu Çalışmaları Merkezi Direktörü Doç. Dr. Robert Mason, Kadir Has Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Ahmet Kasım Han, Avrupa Üniversitesi Enstitüsü Orta Doğu Çalışmaları Programı Direktörü ve AB’nin Körfez ülkeleri nezdindeki eski Büyükelçisi Luigi Narbone ve Lancaster Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesi Dr. Simon Mabon’ın katılımıyla gerçekleşen toplantıda, Boğaziçi Üniversitesi-TÜSİAD Dış Politika Forumu Direktörü Prof. Dr. Hakan Yılmaz da açılış konuşmasını yaptı ve toplantının moderatörlüğünü üstlendi.

Bugün Körfez ülkelerinde yaşananları anlamak için geçmişe bakmamız gerektiğini ifade eden Dr. Mabon, Suudi Arabistan ve İran arasında yaşanan sorunların tarihsel kökenleri olduğunu belirtti. İki ülkenin de dini kimlikleri üzerinden pozisyon aldıklarına, fakat meşruiyet ve prestij arayışlarında farklı yollara başvurduklarına dikkat çekti. Suudi Arabistan’ın Amerika’yı harici bir garantör olarak gördüğünü, İran’ın ise kendi gücüne güvenmeyi tercih ettiğini belirten Mabon, Trump yönetiminin İran karşıtı tavrının da Suudi Arabistan için iyimser bir tablo ortaya çıkardığını dile getirdi. Bu iki ülkeden birinin güvenliğinin diğeri için tehdit anlamına geldiğini vurgulayan Dr. Mabon, yakın dönemdeki Katar krizi sırasında Trump’ın Suudi Arabistan’a istedikleri adımı atmaları konusunda açık çek verdiğini, İran’ın ise Bahreyn’deki nüfuzunu kullanarak bu krizi bölgesel dengeleri kendisi açısından avantajlı şekilde kullanmanın yollarını aradığını belirtti. İran’ın “umma”ya (millete) dayanarak “dawla”yı (devleti) alt etmeyi denediğini belirten Mabon, krizlerin “mezhep çatışması” olarak çerçevelenmesinin, amaçların meşrulaştırılmasında kolaylaştırıcı bir işlev gösterdiğine de dikkat çekti. Suudi Arabistan’ın Suriye’de etkinlik göstermesinin artışıyla jeopolitik değişikliklerin de başladığının altını çizen Mabon, İran’ın Arap petrolü üzerindeki etkisini azaltma amacı güden Suudi Arabistan için Trump yönetiminin önemli bir müttefik olduğunu ifade etti. Bölgedeki aktörlerin yakınlaşmalarına baktığımızda, bu yılın başında Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Adil el-Cubeyr’in Bağdat’a bir ziyarette bulunmasının dikkat çekici olduğunu kaydeden Dr. Mabon, bu ziyaretin, 2003 yılından bu yana Suudi Arabistan’ın ilk kez bu derece üst düzey bir devlet yetkilisini Irak ziyareti için görevlendirmesi bakımından önemli göründüğünü belirtti. İsrail ve Suudi Arabistan arasından da filizlenen bir ilişkiden söz eden Mabon, İran Cumhurbaşkanı Ruhani’nin Umman ve Kuveyt’e gerçekleştirdiği ziyaretlerin de bölgesel ittifak arayışları çerçevesinde yorumlanması gerektiğini ifade etti. Son olarak, bölgedeki her yeni gelişmenin aktörler açısından yeni kararlar ve fırsatlar doğurduğunu kaydeden Dr. Mabon, geçtiğimiz hafta başında IKBY’de gerçekleşen referandumun ve bu referandumu izleyecek gelişmelerin her iki aktör açısından da bir dizi fırsat yaratabileceğini vurguladı.

Kahire Amerikan Üniversitesi Orta Doğu Çalışmaları Merkezi Direktörü Doç. Dr. Robert Mason ise, Suudi Arabistan’ın Suriye ve Yemen’e yönelik aktif ve iddialı bir siyaset izlemeye başlamasının ardından Afrika ülkerinin de mali yardım beklentisiyle Katar krizinde Suudi Arabistan’ın yanında yer aldığına dikkat çekti. Katar’a karşı uygulanan baskının artırılması için Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin Amerika’dan destek gördüğünü hatırlatan Dr. Mason, öte yandan İran’ın da Afrika’da Hizbullah çizgisinde örgütlenmeleri çoğaltmak için çaba gösterdiğini kaydetti. Körfez ülkelerinin de belli bir noktaya kadar özellikle tarım ürünleri bakımından Afrika’ya bağımlı olduğunu ifade eden Dr. Mason, bölgenin geleceğine son tahlilde Suriye’nin geleceğinin şekil vereceğini kaydetti.

AB’nin Körfez ülkeleri nezdindeki eski Büyükelçisi ve European University Institute, Robert Schuman İleri Çalışmalar Merkezi’nde Orta Doğu Çalışmaları Programı direktörü Luigi Narbone ise Amerika’nın 2003’te Irak’ı işgal ettiğini,  2010 yılında geri çekildiğinde ise İran’ın kendi gücünü bölgeye yansıtma şansı yakaladığını hatırlattı. Suriye iç savaşı, Yemen krizi, mezhep çatışmaları gibi gelişmelerin bölgenin silahlanmasında etkili olduğunu kaydeden Narbone, bu gelişmelerin sonucunda Suudi Arabistan’da milliyetçi eğilimlerin yükselişe geçtiğini ifade etti. Suudi Arabistan veliaht prensi Muhammed Bin Selman’ın açıklamış olduğu “2030 vizyonu”na bakıldığında, veliahtın devleti merkezileştirme (din polislerinin yetkilerinin kısıtlanması vb.) ve ülkeyi modernleştirme (kadınların araç kullanabilmeye başlaması vb.) gayesinde olduğunun dikkat çektiğini ifade eden Narbone, bu tutumun uzun vadede Amerika- Suudi Arabistan ilişkileri açısından da olumlu bir iklim sağlayacağını kaydetti. Yine, prensin İran’a yönelik sert açıklamalarının Amerika ve İsrail tarafından olumlu karşılandığını belirten Narbone, Suudi Arabistan dış politikasının geleneksel olarak denge siyaseti güttüğünü; fakat veliahtın başa geçmesiyle bu denge politikasının değişebileceğinin öngörüldüğünü ifade etti. Katar’ın bağımsız bir politika izlemesinden ve yumuşak güç olarak prestij kazanmaya başlamasından Suudi Arabistan’ın  rahatsızlık duymasıyla Katar krizinin ortaya çıktığını ifade eden Narbone, krizin ana sebeplerinin, Doha merkezli Al Jazeera medyasının Suudi Arabistan’da yasaklanması, Katar’ın Suudi Arabistan, Bahreyn ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin iç işlerine karıştığı iddiası ve Katar Emiri Şeyh Tamim Bin Hamid es-Sani’nin İran lehine açıklamalar yapması olarak ele alınabileceğini belirtti. Bölgedeki çatışmalı ortamın tüm Körfez ülkeleri açısından ekonomik olarak zorlayıcı sonuçlar doğurduğunu ifade eden Narbone, Suudi Arabistan’ın Yemen’deki savaşı finanse etmek için ilk kez borçlandığını ve İran’ın da ekonomisini modernize etmek için yardıma ihtiyaç duyduğunu kaydetti.

Kadir Has Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Ahmet Kasım Han ise bu çatışmalı ortamdaki en büyük sorunun Katar ya da Suudi Arabistan- İran çekişmesi değil; Suudi Arabistan toplumu açısından mevcut durumun sürdürülemezliği olduğunu kaydetti. Amerika’nın sorunun bu yönüne karşı ilgisiz kalmayı tercih ettiğini ifade eden Han, en büyük Amerikan askeri üssünün Katar’da yer aldığını ve Suudi Arabistan- İran çekişmesinin Amerika’nın da krize dahil olmasıyla birlikte sürdürülebilir bir hale büründüğünü belirtti. Gittikçe artan Suudi nüfusunun ve jeopolitik ihtiyaçların gerektirdiği ekonomik refahın bu tablonun sürdürülemez kısmı olduğunu ifade eden Han, Suudi Arabistan’ın İsrail’in nükleer gücü sebebiyle kendisini tehdit altında hissetmezken, İran’ın nükleer gücü sebebiyle tehdit altında hissettiğini; Katar’daki Türk askeri üssünü tehdit olarak algılarken, Amerikan üssünü tehdit olarak algılamadığını hatırlatarak, İslamcıların ümmetçi dış politikalar gütmesinin sürdürülemez olduğunu kaydetti. Katar, Tahran tarafına geçer miydi sorusuna cevabının hayır olduğunu ifade eden Han, Katar’ın da en az Suudi Arabistan kadar İran’dan çekindiğini, 1971’de İran tarafından işgal edilen adaların ve devamında yaşanan krizin tüm Körfez ülkeleri tarafından hala hatırlandığını kaydetti. Yemen’de arkalarında ABD olmasına rağmen Suudilerin iyi durumda olmadığını kaydeden Han, Suudi Arabistan’ın burada bir tür operasyonel güce indirgenmiş olduğunu ifade etti. Son olarak, bölgedeki ekonomik sorunlara ve sürdürülemez ümmetçi politikalara rağmen, Körfez ülkelerinin kendilerini ayakta tutan gücün petrolden geldiğinin farkında olduklarını kaydeden Han, eşitsiz bir dağılım söz konusu olsa dahi, bu şekilde işleyen bir ekonomik modelin devlet odaklı olmayı zorunlu kıldığını ifade etti.

Yazar Hakkında