| TR | EN |

Panel: “Batı Dünyasında Yükselen Sağ Popülizm”

comment : 0

Boğaziçi Üniversitesi-TÜSİAD Dış Politika Forumu, 27 Ekim 2017 Cuma günü TÜSİAD Konferans Salonu’nda “Batı Dünyasında Yükselen Sağ Popülizm” başlıklı bir toplantı düzenledi.

Koç Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Ziya Öniş, Bilgi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Ayhan Kaya ve Özyeğin Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesi Yard. Doç. Dr. Yunus Sözen’in katılımıyla gerçekleşen toplantıda, Boğaziçi Üniversitesi-TÜSİAD Dış Politika Forumu Direktörü Prof. Dr. Hakan Yılmaz da toplantının moderatörlüğünü üstlendi.

İlk konuşmayı, Dış Politika Forumu için “Demokrasi, Otoriterlik ve Popülizmin Yükselişi” başlıklı araştırma raporunu (https://t.co/4jbvLBHens) kaleme alan Yunus Sözen gerçekleştirdi. Popülizmin başlangıçta “ekonomi siyaseti”, “sorumsuz-plansız kamu politikaları” gibi iktisadi tanımlarla ele alındığını belirten Sözen, günümüzde popülizmin en çok uzlaşılan tanımının “toplumun saf/doğru halk ve yozlaşmış elitler şeklinde sınıflandırıldığı zayıf merkezli bir siyasal ideoloji” olduğunu belirtti. Bu olgunun iktidara ulaştığı örneklerin ilk olarak 1940’lı yıllarda Latin Amerika’da ortaya çıktığını ve liberal demokratların popülist hareketleri eleştirmeye başlamasıyla siyasetin gündemine girdiğini belirten Sözen, popülizmin yükselişine ilişkin açıklamaların ise arz temelli ve talep temelli açıklamalar olarak iki ana başlıkta ele alındığını kaydetti. Arz temelli açıklamaların, siyasal partilerin eski temsil yeteneklerini kaybetmesi veya  ana akım siyasal partilerin birbirlerine yaklaşması ve bu durumun yol açtığı siyasi boşluğun popülist aktörler tarafından doldurulması gibi örnekleri olduğunu belirten Sözen, talep temelli açıklamaların ise “toplumun popülizmi çağırması” ihtimaline odaklandığını kaydetti. Bu ikinci yaklaşımıysa, rakamsal açıdan büyüyen işçi sınıfının taleplerine mevcut düzenin cevap verememesi veya “modernleşmenin kaybedenleri”nin bizzat popülizmi talep etmesinin örnekleyebileceğini belirtti.

“Genellikle popülizmin, pekişmiş demokrasileri aşındırdığı; pekişmemiş demokrasilerde ise otoriterliğe yol açtığı söyleniyor” diyen Sözen, popülizmin siyaseti canlandırmak, toplumsal ihtiyaçları görmeyen/görmezden gelen yönetici sınıfı uyandırmak ya da makbul bulunmadıkları için siyasete dahil olamamış kesimlerin temsilcilerini yönetime dahil etmek gibi müspet sonuçlarının da ihtimal dahilinde tutulduğunu ifade etti. Bu olası faydaların ne denli demokratik rejimleri gelistirdiğini ölçmek içinse kendimize “Yönetilenler yönetenler karşısında güçlendi mi?” sorusunu sormamız gerektiğini ifade eden Sözen, mevcut tecrübelerin popülizmin çoğunlukla güçsüz yurttaşlara yol açtığını gösterdiğini söyledi. Popülist rejimlerde halk ve elit sınıfın iki ayrık ve homojen yapı olarak ele alındığını ve muhalefetin özgürlükleri gibi demokratik değerlerin halkın refahı karşısındaki engeller olarak çerçevelendiğini belirten Sözen, “Özellikle lider ve halk bütünleşmişse, lideri sınırlayan demokratik kurumlar da halk düşmanı olarak konumlandırılıyor” dedi. Popülizmle mücadeleye ilişkin literatürün; militan demokrasi (aşırılık yanlısı siyasal güçlerin engellenmesi), anayasal kemer (popülistleri siyaseten tecrit etmek ve onlarla koalisyon kurmamak) ve içleyici/dışlayıcı stratejiler izlemek (ılımlı popülistlerin söylemlerini içlerken, radikal popülistleri dışlamak) gibi yöntemlere işaret ettiğini kaydeden Sözen, halktan dalga dalga yükselen bir popülizm söz konusu ise bu yöntemlerin hiçbirinin fayda etmeyeceğini söyledi.

Eskiden popülizmin bir tür muhalefet ideolojisi olduğu, iktidarı ele geçiren popülist bir hareketin mevcut çizgisini sürdüremeyeceği düşünülürken, bugün “düşman” yaratmanın ve muktedir konumunu perdelemenin popülist iktidarlar için zor olmadığını gördüğümüzü kaydeden Sözen, tarihsel hınçların, kamplaşmış kimliklerin ve popülist iktidarın henüz ele geçiremediği kurumların popülizm doğrultusunda rahatlıkla araçsallaştırılabileceğini ifade etti. Son olarak,  pekişmiş demokrasilerde anayasa mahkemelerinin popülizmi durdurmak açısından işlevsel olabileceğini ifade eden Sözen, popülizm karşıtı sokak hareketlerinin ise sayıca kaybetme ihtimallerinin yüksek olduğunu belirtti.

Bilgi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Ayhan Kaya ise Dresden, Toulon, Rotterdam, Roma ve Atina gibi popülist seçmenleri yoğun şehirlerde yürütmüş oldukları derinlemesine görüşmelerin sonuçlarına dayanarak, küresel finansal krizin, neoliberal politikaların ve mülteci krizinin popülizmi yükselişe geçirdiğini kaydetti. Almanya’da Almanya için Alternatif (AfD), Fransa’da Ulusal Cephe (National Front), Yunanistan’da Altın Şafak (Golden Dawn), Hollanda’da Özgürlük Partisi (PVV) gibi güncel popülist örnekleri geçmişteki sağ partilerle kıyasladığımızda söylem ve hedeflerinde açık bir değişim göreceğimizi belirten Kaya, eski sağ akımların anarşist, tekçi ve sekter bir tutum takındıklarını; günümüz sağ partilerinin ise daha sistem içi hareket ederek seleflerine kıyasla farklı cephelere seslenen çok katmanlı bir strateji izlediklerini kaydetti. Yine, eski sağ partiler iktidarı hedeflemeksizin siyaset üretmekte iken; popülist sağ partilerin “catch all” stratejisiyle merkeze yerleşmeye çalıştığını ifade eden Kaya, “Zenginleşen ülkelerinde hak ettikleri payı alamamış, çocuklarını istedikleri okullara gönderemeyen, geldikleri metropollerde nitelikli işler bulamamış ve yaşları ülke ortalamasının 3-4 yaş üstünde olan yurttaşların, dünyayı siyah-beyaz okuyan, araya kurum sokmadan konuşan, neolliberalizmin yol açtığı gündelik dertlere basit cevaplar geliştiren liderleri tercih ettiklerini söyleyebiliriz” dedi. Popülist liderlerin; halk-elit/biz-içerideki düşman ayrımı yapmak, politik doğrucu bir dilden özellikle kaçınmak ve krizlerden beslenmek gibi üç temel özellik taşıdığını ifade eden Kaya, sağ popülizme sol popülizm ile yanıt vermenin zor olduğunu, kendini örselenmiş hisseden ve popülist söyleme teslim olan insanların sahip oldukları sosyo-ekonomik sorunlara merkez partilerin çözüm araması gerektiğini söyledi.

Koç Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Ziya Öniş ise, 2008 krizi sonrasında hem Çin’in temsil ettiği Asya tipi, devlet ağırlıklı, stratejik ve otoriter kapitalist modelin, hem de Anglosakson kapitalist modelin ülke içi gelir dağılımında ciddi sorunlar yaşadığını ve bu sonuca bağlı olarak iş bulamayan geniş kitlelerin doğduğunu kaydetti. Ancak sadece ekonomik endişelerin değil, kimlik ve güvenlik kaygılarının da bu sürece eşlik ettiğini ifade eden Öniş, bu üç kaygının hep birlikte popülizmi perçinlediğini ve buradan hareketle içinden geçtiğimiz süreci Kaygı Çağı (The Age of Anxiety) olarak adlandırdığını belirtti. Batı Avrupa’da merkez partilerin seçimi kazandıklarını, ancak Doğu Avrupa’da gittikçe artan bir otoriterleşme eğilimi görüldüğünü kaydeden Öniş, Macaristan ve Polonya’da bu tabloya ekonomik başarının da eşlik ettiğini belirtti. Ekonomik olarak ayrışmış Kuzey-Güney tablosuna, kültürel olarak ayrışmış Doğu-Batı tespitini de eklemek gerektiğini ifade eden Ziya Öniş, Avrupa Birliği açısından en iyi formülün ortak normların olduğu esnek bir yapıya doğru dönüşmek olacağını söyledi. Söz konusu esnekliğin parçalanma ihtimalini de beraberinde getirdiğini vurgulayan Öniş, “Duvarlar inşa ederek küreselleşmenin olumsuz etkilerinden kaçılamaz; tam aksine köprüler kurmak gerekir” dedi. Küresel bir sorunu, ulus-devlet ölçeğinde tartışmanın çözümsüzlükle sonlanmaya mahkum olduğunu vurgulayan Öniş,  “Merkez sağ ve aşırı sağ birbirinden çok kolay etkilenirken, merkez sol ve radikal sol arasındaki bölünmelerin yarattığı siyasi boşluk sağ partiler tarafından ustaca dolduruluyor” dedi. Yine, sol söylemdeki düşmanın soyut ve uzak (emperyalizm vb.) bir fomu varken, sağın somut ve yakın (göçmenler vb.) düşmanlar sunduğunu belirten Öniş, sağ popülizmin yükselişinde bu faktörlerin de göz önünde tutulması gerektiğini kaydetti.

Konuşmacıların ardından söz alan Boğaziçi Üniversitesi Ekonomi Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Refik Erzan ise, popülizmin “hesapsız vaatlerde bulunmak” olduğunu; iktidara gelen sağ popülizmin bütçeyi denkleştirememesinin krize yol açacağını, sol popülizmin iktidara gelmesinin ise stagnasyon ile sonuçlanacağını belirtti. Bu sebeple popülist hareketleri muhalefette tutmanın yollarını bulmak gerektiğini belirten Prof. Erzan, işe yarayabilecek tek yolun uluslararası dayanışmadan geçtiğini söyledi.

TÜSİAD Genel Sekreteri ve Yönetim Kurulu Üyesi Bahadır Kaleağası ise, sanayi devriminin yol açtığı devlet-klise, merkez-çevre, sanayi toplumu-sanayi öncesi toplum kırılmalarının her birinin takip eden dönemde birer siyasi parti olarak kurumlaştığına ilişkin görüşleri hatırlatarak, “Sanayi devriminin ardından liberal partilerin, ikinci dalganın ardından halk partilerinin, üçüncü dalganın ardından ise merkez partilerin ortaya çıktığını düşünürsek, dördüncü sanayi devriminin içinden geçtiğimiz şu dönemde, popülizmi sanayi devriminin nereye kadar sonucu, nereye kadar ara bir evresi olarak görmeliyiz?” sorusunu yöneltti. Hannah Arendt’in şeması temel alınırsa, otoriter liderlerin kimlik siyaseti yaparak ve hukuka meydan okuyarak iktidara yerleştiğini belirten Kaleağası, takip eden süreçte ise kendi hukuklarını inşa ettiklerini ifade etti.

Yazar Hakkında