| TR | EN |

Panel: “Orta Doğu’da Yeni Dengeler: Değişimin Yönü”

comment : 0

Boğaziçi Üniversitesi-TÜSİAD Dış Politika Forumu, 21 Eylül 2018 Cuma günü, TÜSİAD Toplantı Salonu’nda, “Orta Doğu’da Yeni Dengeler: Değişimin Yönü” başlıklı bir panel düzenledi. Panelde, İran ile imzalanan nükleer anlaşmadan ABD’nin çekildiği, Suudi Arabistan’da “reformist” kralın başa geçtiği, İsrail’in daha iddialı politikalar izlemeye başladığı ve Suriye’deki iç savaşın son aşamasına gelindiği bir süreçte Orta Doğu’daki jeopolitik düzenin geleceği masaya yatırıldı.

Paris Institute of Political Studies (Sciences Po) öğretim üyesi ve Institut Universitaire de France kıdemli Orta Doğu uzmanı Prof. Dr. Gilles Kepel, Orta Doğu Teknik Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Meliha Altunışık ve Marmara Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Behlül Özkan’ın katılımıyla gerçekleşen toplantıda, Boğaziçi Üniversitesi-TÜSİAD Dış Politika Forumu Direktörü Prof. Dr. Hakan Yılmaz da panelin açılış konuşmasını yaptı ve moderatörlüğünü üstlendi.

Bölgesel düzen kavramını normatif anlamda değil, bölgede varolan aktörlerin eğilimleri ve ilişki biçimlerini anlatan bir kavram olarak, analitik bir bakışla ele alacağını belirterek sözlerine başlayan Prof. Dr. Meliha Altunışık, ilk olarak, Orta Doğu’nun stratejik önemi sebebiyle küresel güçlerin yüksek ölçüde nüfuz ettiği bir bölge olduğunu ifade etti. İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana ABD’nin bölgede baskın güç olduğunu ve Irak’ı işgal etmesiyle birlikte bölgede belli normlar ve kurallar oluşturmaya çalıştığını; bunu yaparken de kimi ülkelerle ittifak kurup, kimilerini sistemin dışında bırakarak yeni bir bölgesel düzen kurmaya çalıştığını vurgulayan Altunışık, ABD’nin bu sayede ittifakta olduğu güçlerin bile bölgedeki etkisini tercih ettiği şekilde sınırlandırabildiğini belirtti. “Bugün baktığımızda bölgede rekabet halinde birden çok bölgesel güç görüyoruz. Her biri askeri, ekonomik ve ideolojik olarak benzer varlık ve enstrümanları kullanıyor. Suudi Arabistan, İsrail, İran, Irak, Türkiye, Mısır… Her biri bölgedeki nüfuzunu artırmaya çalıştı, çalışıyor. Ancak 1950-1960 yılları arasındaki Mısır’ı saymazsak, hiçbiri geçmişte baskın güç olamadı” diyen Altunışık, 2003 yılından bu yana devlet-dışı aktörlerin bölgesel politikayı etkileme güçlerinde de bir artış olduğunu ifade etti.

“Bölgenin bir diğer özelliği ideolojilerin ve kimliklerin de çatışmaların bir parçası haline gelmesi ve gerilimi tırmandırmasıdır. Bu yoğun rekabet de ikincil devletlere manevra alanı açmakta ve büyük güçlerle ittifaklar geliştirme imkanı sunmaktadır” diyen Prof. Altunışık, bölgede, bölgesel aktörlerin arasındaki uyuşmazlıkları giderecek, işbirliği olanaklarını artıracak  herhangi bir oturmuş kurumsal yapının da bulunmadığını kaydetti. Bu anlamda Körfez İşbirliği Konseyi’nin etkili bir organizasyon olma potansiyeline sahip olduğunu, ancak son Katar krizinde de gördüğümüz gibi bu potansiyeli koruyamadığını ifade eden Altunışık, tüm bu faktörlerin bölgeyi çatışmaya açık hale getirdiğini belirtti.

“ABD, 1990’ların başındaki Körfez Savaşı’nın ardından Irak ve İran’ı dışlayarak bölgede bir düzen tesis etmeye çalıştı. Ancak bu hamle, 2003’te ABD’nin Irak’ı işgaliyle birlikte uluslararası meşruiyetini yitirmişti ve dirençle karşılaşmıştı. Bu bakımdan 2003 sonrasını ‘Bölgesel Soğuk Savaş’ olarak da adlandırabiliriz” diyen Altunışık, 2011 Arap ayaklanmalarından sonra ise kurulmaya çalışılan bölgesel düzenin tamamen çöktüğünü ifade etti. “Bu dönemde Türkiye de revizyonist kampa geçme potansiyeline sahip olduğunu gösterdi ve Arap ayaklanmalarıyla ortaya çıkan dönüşümün akamete uğramasından rahatsızlık duyarak bölgesel dengede rol oynayan bir aktör olabileceğini hissettirdi” diyen Altunışık, Arap ayaklanmalarından bu yana yeni bir bölgesel düzende olduğumuzu belirtti ve küresel güçlerin bölgedeki müdahalelerinin geçmişe nazaran sınırlı olmasının devlet-dışı aktörlerin etkinliğinin artmasına yol açtığını kaydetti. Amerika’nın Obama yönetiminden başlayarak yeni bir düzeni dayatmakta isteksiz göründüğünü; Türkiye’nin, İran’ın da bulunduğu revizyonist kampa geçtiğini; Rusya’nın bölgedeki etkinliğinin Suriye ile sınırlı olduğunu; Çin’in çoğunlukla ekonomik olarak bölgede varlık gösterdiğini; Suudi Arabistan’ın ise askeri olarak çatışmalara müdahil olmaya hevesli olmaya başladığını belirten Prof. Altunışık, tüm bu faktörlerin, içinde bulunduğumuz dönemin farklı dinamiklere sahip, yeni bir düzen olduğunu gösterdiğini vurguladı.

Türkiye’nin 2011 yılı sonrasında izlediği Suriye politikasının, Esad rejiminin kısa sürede çökeceği öngörüsüne dayandığını ve bu öngörüden yola çıkarak oldukça riskli ve hırslı hareket edildiğini belirten Doç. Dr. Behlül Özkan, Türkiye’nin Suriye’deki İslami muhalefeti desteklemesinin bir dizi zincirleme reaksiyona yol açtığını ifade etti. Türkiye’nin Suriye’deki muhalefeti desteklediğini gören Esad’ın, Suriye’nin kuzey sınırlarındaki askeri varlığını geri çektiğini ve ortaya çıkan iktidar boşluğunun da PYD tarafından doldurulduğunu kaydeden Özkan, geçtiğimiz yıllarda Ankara ve İstanbul’un Suriye bağlantılı pek çok terör saldırısına maruz kaldığını hatırlattı. “Bunun yanı sıra 3 milyondan fazla Suriyeli mülteci Türkiye’de bulunuyor ve kimse onları sosyal, kültürel ve ekonomik olarak nasıl entegre edeceğimizi bilmiyor” diyen Doç. Dr. Özkan, 1980’lerden bu yana Türkiye-Suriye ilişkilerinde esasen bir tür süreklilik bulunduğunu belirtti. “Türkiye, 1982’de Hama ayaklanmasında da, 2011’de başlayan ayaklanmalarda da Müslüman Kardeşler’i Baas rejimine karşı destekledi. Suriye ise Türkiye’ye karşı PKK’yı desteklemekteydi. 1960’lardan beri Türkiye’de yayınlanan İslami çizgideki yayınlara bakıldığında, Suriye’deki Baas rejiminin Türkiye’deki İslami hareket açısından tam bir ‘öteki’ olduğunu söylemek mümkün. Esad rejimi de Sünni çoğunluğu ezen Alevi diktası olarak ele alınıyor” diyen Doç. Dr. Özkan, Soğuk Savaş yılları boyunca da Suriye’nin, Sovyetler Birliği’nin Orta Doğu’da genişlemesine yol açacak bir Sovyet müttefiği olarak görüldüğünü kaydetti.

1970’li yıllara baktığımızda Türkiye-Suriye ilişkilerinin oldukça sınırlı, hatta Türkiye-Sovyetler Birliği ilişkilerinden bile daha kötü durumda olduğunu ifade eden Özkan, bu tabloda Suriye’nin Hatay’a yönelik iddialarının ve Türkiye içindeki bazı sol grupları desteklemesinin de payı olduğunu belirtti. 1980 darbesinden yalnızca birkaç ay önce Genelkurmay Başkanı Kenan Evren tarafından yayınlanan askeri rapor incelendiğinde, Suriye’nin Hatay’a yönelik politikalarının ve sınırlardaki silah kaçakçılığı girişimlerinin kınandığını ve Suriye’nin Türkiye içindeki Kürt ve sol grupları desteklemekle suçlandığını görebileceğimizi kaydeden Özkan, raporda özellikle “Baas rejimi, Müslüman Kardeşler örgütü sebebiyle müşkül bir durum içerisindedir” cümlesinin dikkat çekici olduğunu ifade etti. Özkan, 1985 yılında da Hafız Esad’ın yardımcısı Abdülhalim Haddam’ın Mehmet Ali Birand’a verdiği bir röportajda Türk yetkililere Türkiye’ye giriş yapan Müslüman Kardeşler üyeleriyle ilgili bir dizi adres verdiklerinden ancak geri dönüş alamadıklarından yakındığını aktardı. Başbakan Özal’ın 1987 yılında Şam’a yaptığı resmi bir ziyarette PKK lideri Öcalan’ın Suriye’deki etkinliklerinden şikayetçi olduğunu, Suriye’nin ise buna karşılık Müslüman Kardeşler ile ilgili şikayetlerini dile getirdiğini ifade eden Özkan, “Suriye açısından, Soğuk Savaş’ın bitmesi, Sovyetler Birliği gibi güçlü bir müttefikini kaybetmesi anlamını taşıyordu. Bunu, hem nüfus açısından, hem de iktisadi açıdan kendisinden kat be kat büyük olan, NATO üyesi Türkiye’nin güney komşusu olması durumuyla birlikte düşünürsek, Suriye için uluslararası dengelerin zorlayıcı etkisi daha iyi görülecektir” görüşünü paylaştı ve 1980’lerde Türkiye-Suriye ilişkilerinde ihtilaflı bir başlık olan Dicle ve Fırat nehirlerinden gelen suyun paylaşımı konusundaki sorunları hatırlattı.

Toplantının son konuşmasını Prof. Dr. Gilles Kepel yaptı. İlk olarak, önümüzdeki Ekim ayında “Kaostan Çıkmak: Akdeniz ve Orta Doğu’da Krizler” başlığıyla yayınlanacak yeni kitabı için hazırlamış olduğu bölgesel çatışma haritalarını dinleyicilerle paylaşan Kepel, 1973 yılında bölgeye baktığımızda Arap-İsrail çatışmasının ve Doğu-Batı bölünmesinin ana ihtilaf konuları olduğunu kaydetti. “İsrail’in o dönemde bölgede pek çok dostu vardı: ABD, Türkiye ve İran’daki Şah. İran, o zamanlar Marksist-Leninist çizgideki Güney Yemen’e asker göndermişti. Fakat, bildiğiniz gibi, Arap kampı birleşik bir kamp değil. Diğer bir ayrım ise Vahhabiler ile İsrail arasında. Fakat Vahhabilerin birincil düşmanı Arap milliyetçiliği. Haritaya dönecek olursak, 1973 Arap-İsrail Savaşı’nda petrolün rolünü biliyoruz. Savaşın hemen ardından başlayan, başını Suudi Arabistan’ın çektiği ve İsrail’i destekleyen ülkeleri hedef alan petrol ambargosu Mart 1974’e kadar sürdü. Ambargo sonucu petrol fiyatları yükselirken, dünya çapında petrol sıkıntısı ortaya çıktı. Sonuç olarak, petrole sahip Vahhabi-Selefi ülkelerin güçlenmesi ve bu sayede İslamcılığın yükselişe geçmesi ve 1979’da İran’ın Humeyni kontrolü altına girmesiyle Vahhabi-Selefiler açısından Arap milliyetçiliği karşıtlıklarına yeni bir boyut daha eklemiş oldu: Fars-Arap çatışması” diyen Kepel, Arap ayaklanmaları sırasında El Cezire’nin çok kritik bir rol oynayarak Müslüman Kardeşler’i dünyaya Arap devrimlerinin organik liderleri olarak tanıttığını aktardı. Kitabının temel sorusunun “Ne oldu da büyük beklentiler ile başlayan ayaklanmalar, Işid, otoriter rejimler ve iç savaşlar ile bitti?” olduğunu belirten Kepel, Suriye’de ilk muhalif gösterilerin çoğunlukla Sünni bir karakterde başladığını ifade etti. Savaş süresince bölgede varlık gösteren küresel ve bölgesel güçlerin jeopolitik konumlarındaki değişimleri dinleyicilere aktaran Prof. Kepel, “Rusya, Batı’nın Suriye’deki başarısız hamlelerini kendine alan açmak için başarıyla kullandı ve baskın güç haline geldi. Bugün bölgeye baktığımız zaman Rusya’nın dört ortağı olduğunu görüyoruz: İsrail, Suudi Arabistan, Türkiye ve İran. Kendi aralarında da çatışan çıkarlara sahip bu dört ülkenin taleplerini Rusya’nın nasıl yöneteceğini yakın gelecekte göreceğiz.” dedi.

İsrail’in Rusya ile tarihsel olarak çok iyi ilişkilere sahip olmadığını hatırlatan Kepel, Putin’in devlet başkanı olmasından bu yana iki ülkenin ilişkilerinin daha uyumlu olduğunu ifade etti. “İsrail’in Rusya kontrolü altındaki bir Esad yönetimine itirazı yok, fakat İran etkisine kesinlikle karşılar” diyen Kepel, Netanyahu’nun her yıl defalarca Moskova’ya gittiğini, bu yıl da diğer batılı ülkeler BM yaptırımları sebebiyle gitmezken Kızıl Ordu’nun Nazilere karşı zaferinin yıldönümü olan 8 Mayıs’ta Netanyahu’nun Moskova’da bulunduğunu aktardı. “Putin ve Netanyahu uzun saatler boyunca görüştüler ve başbaşa özel konuşmalar yaptılar. Netanyahu İsrail’e dönmeden evvel Rusya’nın, İsrail’in bölgedeki güvenlik çıkarları ile hiçbir sorunu olmadığını söyledi. Peşinden ise İran, Golan Tepeleri’ni vurdu. Yirmisekiz İsrail savaş uçağı da Suriye’deki İran üslerine ciddi maddi zarar verdi. Ertesi gün açıklama yapan Lavrov ise İsrail’e en ufak bir eleştiri getirmeden Rusya’nın bölgede barış yanlısı olduğunu ifade etti” diyen Kepel, İsrail’in, 2014 yılında Rusya’nın Kırım’ı işgal etmesi sebebiyle Birleşmiş Milletler tarafından kararlaştırılan yaptırımları uygulamayan birkaç devletten biri olduğunu hatırlattı.

Suudi Arabistan-Rusya ilişkilerine de açıklık getiren Kepel, “Suudi Arabistan, Rusya’nın baş düşmanlarından biriydi. Ancak bu durum da artık geçerliliğini korumuyor. Geçen yıl Ekim ayında Kral Salman Moskova’yı ziyaret etti. Bu ziyaret, ikili ilişkiler tarihinde Suudi Arabistan Kralı’nın Rusya’ya yaptığı ilk ziyaretti. Bu ziyaretin ardından, 2014-2016 yılları arasında ciddi olarak düşmüş olan petrol fiyatları yeniden yükselişe geçti ve Rusya’yı rahatlattı. Riyad’da yaptığım birebir üst düzey görüşmelerde bana aktarılan da Suudilerin Rusya kontrolünde bir Esad’a karşı olmadığı; sadece İran kontrolünde bir Esad’ı istemediği yönündeydi. Tıpkı İsrail gibi” dedi.

“İran, Suudi Arabistan ve İsrail’den daha farklı çıkarlara sahip. İran açısından kendi askeri sınırı Lübnan-İsrail sınırı ve Suriye-İsrail sınırı ile başlıyor. Çünkü Batı’dan bir tehdit gelirse, kendilerini savunmak için bu sınırlar üzerinde etkin olmaları gerektiğini düşünüyorlar” diyen Kepel, yine diğer iki ülkeden farklı olarak, İran’ın, Suriye topraklarının bütünü üzerinde Esad’ın tam kontrol sahibi olması konusunda ısrarcı olduğunu ifade etti. “İran, askeri çözümü savunuyor. Ancak, Rusya açık bir şekilde siyasi çözüm yanlısı. Bu görüş, Esad ile yapılan Soçi’deki görüşmelerde de kendisine Putin tarafından aktarıldı. Daha detaylı şekilde açıklamak için ise Putin’in Suriye Özel Temsilcisi Alexander Lavrentiev bir hafta sonra Suriye’ye giderek Esad’la görüştü ve İran, ABD, Türk ve Hizbullah birliklerini bölgede istemediklerini açıkça ifade etti.” diyen Kepel, tüm bu açıklamalara rağmen Rusya’nın aslında bölgede İran birliklerine fiziken ihtiyaç duyduğunu belirtti.

“Eğer Esad güçleri İdlip’e saldırırsa bu Türkiye’nin sınır güvenliği açısından kabul edilemez bir gelişme olur ve Astana süreci bitebilir” diyen Kepel, Türkiye’nin halihazırda 3 milyondan fazla mülteciye ev sahipliği yaptığını, daha fazlasını kaldıramayacağını belirtti. “Bu hem ekonomik hem de politik bir sorun doğurur. Türkiye yeni bir göç dalgasıyla karşı karşıya kalır ve ekonomik olarak zorlanır. Dahası İdlip’tekilerin %60’ının radikal militanlar olduğunu biliyoruz. Onların Türkiye sınırları içerisine geçmesini Batı da asla istemez. Bu sebeple Batı, İdlip konusunda Türkiye’nin yanında olacaktır” diyen Kepel, İdlip’te Türk güçlerinin ellerinden geleni yaptıklarını, artık geldiğimiz aşamada diplomasinin devreye girmesi gerektiğini kaydetti.

Yazar Hakkında