| TR | EN |

Panel: “Türkiye-AB İlişkilerinde Mülteciler Anlaşması ve Sonrası”

comment : 0

Boğaziçi Üniversitesi-TÜSİAD Dış Politika Forumu, Türkiye- AB ilişkilerinin bugününü ve yakın gelecekte bu ilişkinin alabileceği seyri değerlendirmek üzere, 28 Haziran Salı günü, Boğaziçi Üniversitesi Rektörlük Konferans Salonu’nda “Türkiye-AB İlişkilerinde Mülteciler Anlaşması ve Sonrası” başlıklı bir panel düzenledi.

Brookings Enstitüsü Amerika ve Avrupa Çalışmaları Merkezi Türkiye Projesi Direktörü ve TÜSİAD Kıdemli Araştırmacısı Prof Dr. Kemal Kirişci ve Orta Doğu Teknik Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesi Yard. Doç. Dr. Başak Kale’nin katılımıyla gerçekleşen toplantıda, Boğaziçi Üniversitesi-TÜSİAD Dış Politika Forumu Direktörü ve Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Hakan Yılmaz da açılış konuşmasını yaptı.

1990’ların sonundan itibaren göç konusundaki anaakım yaklaşımın güvenlik eksenli bir ele alışla şekillendiğini belirten Başak Kale, göç dalgalarıyla birlikte Avrupa Birliği’nin, 11 Eylül saldırısıyla da Amerika’nın sınır güvenliğine verdiği önemin yükseldiğini söyledi. Bu yaklaşımların uluslararası anlaşmalara da yansıdığını ve Avrupa Konseyi’nin göç olgusunu çözümlenmesi gereken bir sorun olarak ele almaya başladığını ifade etti.

Mülteci sıfatını edinebilmek için 1951 Cenevre Sözleşmesi’nin 1. maddesindeki şartların sağlanması gerektiğini, bir ülkenin sınırlarını geçerek ırkınızdan, dininizden, uyruğunuzdan, siyasi görüşlerinizden ya da belli bir sosyal gruba ait oluşunuzdan dolayı zulüm gördüğünüzü kanıtlamanız gerektiğini belirten Yard. Doç. Kale, sığınmanın ardından “mülteci” sıfatının alınamaması halinde ise “göçmen” olarak sınıflandırıldığınızı ve bu konuda standart bir uygulama bulunmadığını ifade etti.

2015 yazı itibariyle Suriye nüfusunun neredeyse yarısının yer değiştirdiğini, 5 milyondan fazla Suriyelinin mülteci olurken, 7,5 milyondan fazla Suriyelinin ise ülke içinde yerinden edildiğini belirten Kale, bu nüfus hareketliliğinin sonucu olarak 1 milyon Suriyelinin Avrupa Birliği ülkelerinin sınırlarını  aştığını ve üye devletlerin Schengen sistemini ve sınırları kapatmayı görüşmeye başladığını ifade etti.  Türkiye’nin bulunduğu Doğu Avrupa rotasının bu geçişlerin ana noktası olduğunu belirten Kale, bu konuda AB ile yapılacak işbirliğinin uzun süredir sönük olan Türkiye-AB ilişkilerini yeniden canlandırdığını vurguladı.

Mültecilerin dağılımına baktığımızda 2 milyon 788 bin Suriyelinin Türkiye’de; 1 milyon 114 bin Suriyelinin Lübnan’da, 629 bin Suriyelinin Ürdün’de, 248 bin Suriyelinin Irak’ta, 132 bin Suriyelinin Mısır’da, 24 bin Suriyelinin Libya ve Kuzey Afrika’da olduğunu belirten Kale, Suriye iç savaşının başladığı 2011 yılından bu yana Türkiye’nin açık sınır politikası uyguladığını fakat gelenlere mülteci statüsü vermek yerine, geçici koruma sağlayarak “şartlı mülteci” olarak gördüğünü ifade etti.

AB-Türkiye ilişkilerinin geldiği noktaya baktığımızda, AB’nin Türkiye’yi, birliğe katılmak için müzakere eden bir devlet yerine, AB sınırlarını koruyan bir tampon devlet olarak değerlendirdiğini belirten Kale, Türkiye’nin ise söz konusu işbirliğini, vize serbestisi ve AB’den finansal destek gibi olumlu etkileri sebebiyle değerlendirmeye değer bulduğunu ifade etti.

Güncel duruma baktığımızda, Amerika’da Trump’ın ciddi bir başkan adayı haline geldiğini, Avrupa’da göçmen karşıtlığının yükseldiğini, İngiltere’nin milliyetçi partisi UKIP’in oylarının anketlerde yükselişe geçtiğini, benzer şekilde Almanya’daki AFD’nin oylarını %12 artırdığını, Brexit referandumunda birlikten çıkma yanlılarının kampanyalarını mülteci karşıtlığı üzerine kurduğunu ve birliğin varlığının genel olarak sorgulanmaya başladığını belirten Kale, Türkiye-AB ilişkilerinin de bu dönüşümden etkileneceğini ifade etti.

Ekim ayında gerçekleşmesi beklenen vize serbestisi için çok umutlu olmadığını belirten Kale, beş fasılın açılması gerektiğini ama henüz özellikle göçmenlerle ilgili olan 23. ve 24. fasılların hiç görüşülmemesinin ve Avrupa Parlamentosu’nun Türkiye’nin terörle ilgili düzenlemelerini değiştirmesini istemesinin söz konusu gelişme için engel teşkil ettiğini belirtti.

2003-2004 yıllarında AB-Türkiye ilişkilerinin çok umut verici bir noktada olduğunu fakat zamansal olarak birlikte yola çıktığımız Hırvatistan’ın süreci tamamlayarak üye olmasına rağmen, Türkiye’nin geçen sürede ancak 15 fasıl açtığını ve bir tanesini kapayabildiğini belirten Prof. Kemal Kirişci ise, hiç açılmamış 20 fasıl bulunduğunu belirtti.

Brexit’le birlikte AB içinde muazzam bir mevzuat sıkıntısı doğduğunu ve bürokratik düzenlemelerin AB’yi uzunca bir süre uğraştıracağını belirten Prof. Kirişci, Lizbon Anlaşması’nın 50. maddesine göre birlikten çıkışın 2 yıl içinde tamamlanması gerektiğini fakat bunun kolay olmayacağının düşündüldüğünü ifade etti. Bununla birlikte, AB ülkelerinde yükselen bir sağ olduğunu ve bunun AB-Türkiye ilişkilerini de olumsuz etkileyeceğini belirten Kirişci, 1999 yılında Türkiye’ye aday statüsü veren AB’nin sosyal demokrat liderler barındırdığını, bugün ise sosyal demokrat liderlerin elinin zayıfladığını vurguladı.

Türkiye-AB ilişkilerinin, henüz Merkel’in muhalefetteyken ortaya attığı “imtiyazlı ortaklık” ilişkisine yönelerek hedef küçültmek durumunda kaldığını belirten Kirişci, Gümrük Birliği’nin genişlemesinin gündeme gelebileceğini ifade etti. 2013 ve 2015 Türkiye ihracat hacmi kıyaslandığında, Türkiye’nin hem Arap dünyasına (%12’den %10’a) hem de Rusya’ya (%14’ten %12’ye) ihracatının azaldığını gördüğümüzü belirten Kirişci, Avrupa Birliği üye ülkelerine yaptığımız ihracatın ise arttığını (%37’den %40’a) ifade etti. Bu ihracat payları içinde İngiltere’nin 10,5 milyar dolarlık ihracat hacmiyle Almanya’dan sonra ikinci ihracat alanımız olduğunu, İngiltere’nin ise Türkiye’den 6 milyar dolarlık ithalat yaptığını ve böylelikle Türkiye’nin dış ticaret fazlası yapabildiği tek AB ülkesi olarak öne çıktığını belirtti.

Brexit’in ardından AB içinde “farklılaşmış entegrasyon” modellerinin tartışılmaya başlandığını belirten Kirişci, bu tartışmaların olgunlaşmasının ise önümüzdeki birkaç yıl içinde mümkün olabileceğini belirtti. 2013 ilkbaharından bu yana Lübnan, Ürdün ve Türkiye’ye gerçekleşen göç akımlarını yakından izlediklerini belirten Prof. Kirişci, mültecilerin entegrasyonu bakımından Almanya’nın geçtiğimiz Ağustos ayından bu yana katettiği yolun, üç yıldır Türkiye’nin katettiği yoldan çok daha ileride olduğunu, özellikle çocukların eğitimi ve topluma entegrasyonu konusunda hem İsveç’in hem de Almanya’nın hızla eğitimci kadrolar yetiştirdiğini ifade etti.

Son olarak, mültecilerin entegrasyonunu sağlayamadığı için yakın gelecekte Türkiye’nin eleştirilere hazırlıklı olması gerektiğini ifade eden Kirişci, Türkiye’nin “açık sınır politikası” izlemeye devam ettiğini söylemesine rağmen, İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün raporlarında mültecilere kötü davranıldığının raporlanmasının bu eleştirileri daha da sertleştireceğini öngördüğünü belirtti.

 

Yazar Hakkında