| TR | EN |

Toplantı: “İran: İç ve Dış Siyasal ve Ekonomik Gelişmeler”

comment : 0

Boğaziçi Üniversitesi-TÜSİAD Dış Politika Forumu, 27 Ekim 2016 Perşembe günü TÜSİAD Konferans Salonu’nda “İran: İç ve Dış Siyasal ve Ekonomik Gelişmeler” başlıklı bir toplantı düzenledi. Toplantıda, nükleer anlaşma sonrası İran ekonomisinin durumu, Türkiye-İran ilişkileri, ABD başkanlık seçimleri çerçevesinde İran-ABD ilişkileri ve İran’in iç siyasi dinamikleri ele alındı.

 

Central Florida Üniversitesi öğretim üyesi Doç. Dr. Güneş Murat Tezcür ile Orta Doğu ve İran uzmanı Dr. Arzu Celalifer Ekinci’nin katılımıyla gerçekleşen toplantının moderatörlüğünü Boğaziçi Üniversitesi-TÜSİAD Dış Politika Forumu direktörü Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Hakan Yılmaz yaptı.

 

Özellikle Suriye iç savaşından itibaren, İran İslam Cumhuriyeti’nin dış politikadaki önceliğinin Selefi radikalizmle mücadele etmek olduğunu belirten Tezcür, İran’ın bu amaç doğrultusunda kendisiyle aynı tehdit algısını paylaşan bölgesel aktörlerle, Hazar Denizi’nden Akdeniz’e kadar uzanan bir nüfuz alanı oluşturduğunu ifade etti. Şii kartıyla etnik bölünmüşlüğünü telafi eden İran’ın, hem Irak ve Suriye rejimleriyle, hem de Lübnan’daki en güçlü örgütlenme olan Hizbullah’la oluşturduğu stratejik işbirliğinin Rusya’nın da aktif desteğine sahip olduğunu sözlerine ekledi. Bu ittifakın, Suriye’de Baas rejiminin ayakta kalmasında da belirleyici bir rolü olduğunun altını çizen Doç. Dr. Tezcür, Temmuz 2015’te nükleer müzakerelerin anlaşmayla sonuçlanmasıyla ve Selefi radikalizminin hem ABD, hem Rusya, hem de Avrupa ülkeleri açısından başat tehdit haline gelmesiyle, İran’ın Ortadoğu siyasetinde esneklik kazandığını ve daha geniş bir manevra alanı elde ettiğini ifade etti.

 

Amerika’nın Esad’ı ortadan kaldırmak yerine IŞİD ile mücadeleye öncelik vermesinin sonucu olarak, İran ve ABD’nin bölgesel politikalarının örtüşür hale geldiğini ve İran’ın bölgede daha rahat hareket etmeye başladığının altını çizen Tezcür, İran- Rusya iş birliğinin sonucu olarak da İslam Cumhuriyeti tarihinde ilk kez yabancı bir devlete kendi ülkesinde hava sahasını kullanma izni verdiğine dikkat çekti. İran’ın Suriye savaşına hem savaşçı göndererek, hem müttefik güçleri eğiterek, hem de lojistik destek sağlayarak dahil oduğunu belirten Tezcür, İran’ın ne Suriye’deki varlığına ne de Irak’taki varlığına tepki gösterilmediğini belirtti.

 

Bunlarla birlikte, İran ekonomisinin yapısal ve kronik sorunlarının devam ettiğini hatırlatan Doç. Dr. Tezcür, İran iç siyasetinde kısa vadede keskin dönüşümler beklemediğini; bölgede hakim olan şiddet ve çatışma ortamının İran’da siyasi reformları geri plana iten önemli bir unsur olarak durduğunu ifade etti. İran’daki Kürt nüfusunun Sünni Kürtler ve Şii Kürtler ayrımı üzerinden mezhepsel bir bölünmeye uğradığını belirten Tezcür, iç siyasette de en çok Sünni radikal Beluçiler ve Sünni Kürtlerin yönetim için sorun oluşturduğunu ifade etti.  Dış siyasette de mezhepçi bir İran gördüğümüzü belirten Tezcür, İran’ın devrimden sonra Şiicilik değil İslamcılık yaptığını; fakat Arap Baharı’nın ardından Şiiciliğe ağırlık verdiğini; İran tarafından destek gören ve Şii karakterlerini öne çıkaran Irak ve Suriye yönetimlerinin de kendi halkları arasındaki Sünni kesimleri siyasi sisteme dahil etmelerinin çok zor olduğunu ifade etti.  İran’ın, Suriye savaşında verdiği askeri kayıpların, zamanla iç siyasette İran yönetimini zorlayabileceğini belirten Tezcür, ayrıca ülkede idam cezasının da sıklıkla uygulandığını, özellikle son dönemde Selefi Kürtlerin ve Kürt siyasi tutukluların bu cezaya çarptırıldığını, 2015 yılında diğer adi suçların failleriyle birlikte 1000’den fazla kişinin idam edildiğini ifade etti.

 

İran’da milli gelirin ve kalkınmanın petrol fiyatlarına bağlı olduğunu söyleyen Tezcür, dünya piyasasında petrol arzının artmasıyla ve fiyatların gerilemesiyle birlikte İran’ın petrol gelirlerinin azaldığını; İran’ın gelişmesinin yabancı yatırım çekmesine bağlı olduğunu belirtti. Oldukça bakir bir pazar olan 80 milyon nüfuslu İran’ın, genç nüfus oranının yüksek olduğunu, ileride yatırımcılar için bir cazibe merkezi haline gelebileceğini belirtti.

 

Orta Doğu ve İran uzmanı Dr. Arzu Celalifer Ekinci ise, nükleer anlaşmanın sadece İran’ın nükleer kapasitesini sınırlamayı değil; İran’ın dünya sistemine tekrar girişini de öngördüğünü belirterek, 2002-2015 yılları arasında zaman zaman tırmanan, zaman zaman da olağan bir seyir izleyen İran nükleer krizinin, 14 Temmuz 2015’te Viyana’da imzalanan nükleer anlaşma ile somut bir çözüme kavuştuğunu ifade etti. Bu anlaşmanın, İran ve P5+1 ülkelerinin ötesinde, bölgeyi de yakından ilgilendirdiğini; anlaşma ile birlikte Suriye ve Irak’ta IŞİD’le mücadelede İran’ın desteğinin alınmasının hedeflendiğini belirtti.  Antlaşmaya dair tartışmalar halen sürerken, gerek İran gerekse ABD’deki şahinlerin ve ultra-muhafazakârların antlaşmanın rafa kalkması hususundaki çabalarını devam ettirmekte olduğunu belirten Ekinci, Obama yönetimi açısından İran ile yapılan antlaşmanın bir dış politika başarısı olarak görüldüğünü; bu antlaşmaya Batı ile İran arasındaki normalleşmenin önünü açacak tarihi bir adım gözüyle bakıldığını ifade etti. İran nükleer krizi sürecinde sorunun çözülmesi hususunda zaman zaman aktif roller oynayan Türkiye’nin de, İran’la 5+1 ülkeleri arasında anlaşma sağlanmış olmasına olumlu yaklaştığını belirtti. Bu anlaşma uyarınca, İran’ın nükleer silahların izlenmesine olanak tanıyan anlaşmanın ek protokolüne de imza attığını; böylelikle, nükleer silah üretme kapasitesini Batı’nın denetimine açtığını belirtti.

 

Ambargolardan dolayı ekonomik anlamda ezilmiş ve dünyadan kopmuş olan İranlıların bu anlaşmayı sevinçle karşıladığını belirten Ekinci, hem Ruhani’yi destekleyen reformistlerin, hem de pragmatik muhafazakarların anlaşmanın arkasında olduğunu söyledi. Devrim muhafızlarının ve radikallerin ise bu anlaşmayı kabul edilemez bulduğunu ve uluslararası dünyaya entegre olmuş bir İran’da imtiyazlı konumlarını kaybetmekten korktuklarını ifade ettti. Ayrıca her ne kadar Hamaney, basına karşı Amerika’dan “şeytan” diye bahsetse de, böyle bir anlaşmanın onun onayı olmadan mümkün olamayacağını, İran’ı uzaktan izleyenlerin bile tahmin edebileceğini söyledi. Bu sürece İsrail Başbakanı Netanyahu’nun hep karşı çıktığını, körfez ülkelerinin ise İsrail ve Suudi Arabistan’la yakınlaştığını belirten Ekinci, bu ülkelerin “ortak düşman” İran’a karşı bir askeri güç kurulması için gizli görüşmeler yaptığının artık bilindiğini; yeni dönemde bölgede manevra yeteneği artan İran’ın, dış politikada en çok Suudi Arabistan ve İsrail’den gelecek karşı hamlelerle uğraşacağını belirtti.

 

Ekinci son olarak, antlaşmanın hayata geçmesiyle, bölgesel dengelerin de değişmeye başlayacağı gerçeğinin göz ardı edilmemesi gerektiğini, İran’ın güvenilir bir aktör olma yolunda adımlar attıkça Türkiye’den rol çalma şansını yükselttiğini, tüm aktörlerin politikalarını bu yeni dengeler doğrultusunda gözden geçirmeleri gerektiğini ifade etti.

 

Yazar Hakkında