| TR | EN |

Toplantı: “Türkiye-Rusya İlişkileri”

comment : 0

Boğaziçi Üniversitesi-TÜSİAD Dış Politika Forumu, Türkiye- Rusya ilişkilerinin geçmişten bugüne gelişimini ele almak; bu ilişkinin gelecekte nasıl seyredebileceğini değerlendirmek üzere, 29 Kasım Salı günü, TÜSİAD Konferans Salonu’nda “Türkiye-Rusya İlişkileri”  başlıklı bir toplantı düzenledi.

Yıldız Teknik Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. Evren Balta ve Marmara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesi Yard. Doç. Dr. Behlül Özkan’ın katılımıyla gerçekleşen toplantıda, Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyesi ve Boğaziçi Üniversitesi-TÜSİAD Dış Politika Forumu Direktörü Prof. Dr. Hakan Yılmaz da açılış konuşmasını yaptı.

2015 Kasım’ında, Kore Savaşı’ndan bu yana ilk kez NATO üyesi bir ülkenin bir Rus savaş uçağını düşürdüğünü belirten Özkan, Türkiye’nin o günlerde Rusya’nın Suriye’deki varlığını gayrımeşru gördüğünü; bir yıl sonraya geldiğimizde ise iki ülkenin Suriye’de birlikte hareket eder bir noktaya geldiğini belirtti. Her ne kadar bu olayın ardından başka bir sıcak çatışma yaşanmamış olsa da, Kasım 2015-Temmuz 2016 döneminde iki ülke arasındaki siyasi ve ekonomik ilişkilerin neredeyse kopma noktasına geldiğini; fakat bu olağanüstü gergin dönemin, başladığı gibi büyük bir hızla, 2016 yılının ortalarından itibaren bitmeye başladığını ifade etti.

Türkiye ve Rusya’nın tarihsel olarak dış politikada benzeştikleri temel noktanın Avrupa ile kurdukları ilişki olduğunu belirten Özkan, bu iki ülkenin dönem dönem Avrupa’ya karşı çıktığını, kendilerini karşıt bir güç gibi konumlandırdığını; dönem dönem ise Avrupa’yı ve Avrupa değerlerini kendilerine örnek aldığını ifade etti. Bununla birlikte hem Osmanlı İmparatorluğu’nun hem de Türkiye Cumhuriyeti’nin 1774’teki Küçük Kaynarca anlaşmasından bu yana Moskova karşısında siyasi olarak sürekli gerilediğini; 200 yıllık geçmişimize bakıldığında Türkiye’nin etkili olduğu alanları yitirmesinin, Rusya’nın topraklarını ve etki alanını genişletmesi ile paralellikler arz ettiğini ifade etti.

Bugün Rusya’nın Birleşmiş Milletler’in beş daimi üyesinden biri olduğunu, aynı zamanda nükleer bir güç ve doğal gaz ve petrol ihracatçısı konumunda olduğunu belirten Özkan, iki ülkeyi kıyasladığımızda bir tarafta küresel bir güç; diğer tarafta ise orta ölçekli bir güç gördüğümüzü belirtti. Fakat bu iki ülkenin tarihsel olarak ittifaklar da kurduğunu; örneğin 1774 yılında Kırım topraklarını Rusya İmparatorluğu’na bırakmak zorunda kalan Osmanlı’nın, 19. Yüzyılın başında Rusya ile ittifak içerisine girdiğini; bu ittifakta belirleyici olanın ise Napolyon’un Mısır’ı işgali olduğunu belirtti.

Mart 1921’de imzalanan Moskova Anlaşması’nın giriş paragrafının, iki ülkenin “emperyalizme karşı ortak mücadelesinin” altını çizmesi nedeniyle çarpıcı olduğunu ifade eden Özkan, Ekim 1921’de Ankara ile Kafkasya’daki Sovyet Cumhuriyetleri arasında imzalanan Kars Anlaşması’yla da Türkiye’nin kuzeydoğu sınırının bugünkü şeklini aldığını belirtti. Böylece, 1878 Berlin Anlaşması’yla Rus Çarlığı’na bırakılan Kars ve Ardahan’ın Türkiye’ye katıldığını; Osmanlı devletinin Birinci Dünya Savaşı’nın yenik devletlerinden biri olmasına rağmen, Ankara hükümetinin, SSCB ile kurulan yakın ilişkiler sayesinde kuzeydoğu sınırını mevcut halinden daha ileri bir noktaya taşıdığını ifade etti. Bununla birlikte, Ankara ile SSCB arasındaki bu yakınlaşmanın ideolojik bir temeli olmadığını; Türkiye’nin SSCB ile yakınlaşarak Avrupa’ya karşı pazarlık gücünü artırmayı hedeflediğini, SSCB’nin temel motivasyonunun ise güney topraklarında Batı yanlısı olmayan bir ülke görmek olduğunun altını çizdi.

İki ülke arasındaki denge politikasının, Türkiye Cumhuriyeti’nin İkinci Dünya Savaşı’ından sonra Batı’ya tamamen angaje olmasıyla sonlandığını belirten Özkan’a göre Soğuk Savaş sürecinde Türkiye dış politikasının en önemli iddiası 1945’te Moskova’nın Ankara’dan Kars ve Ardahan’ı istemiş olduğu ve Boğazlarda da askeri üs talep ettiğidir.  Son dönemde, özellikle Sovyet ve Türk arşivlerine dayanan akademik çalışmaların, SSCB’nin Türkiye’den toprak ve üs talep ettiği tezini desteklemediğini belirten Özkan, Türkiye’nin 1945’de SSCB’ye ittifak teklif ettiğini; Sovyet Dışişleri Bakanı Molotov’un ise Türkiye Büyükelçisi’yle yaptığı özel bir görüşmede ittifak yapılabilmesi için sınır değişikliği ve üs konusundaki Sovyet tekliflerini dile getirmiş olduğunu ifade etti.

Ankara’nın, SSCB karşıtlığı ve anti-komünizm üzerinden kurduğu Batı’yla ittifak ilişkisinin, Türkiye dış politikasında alternatif bırakmayarak Türkiye’nin siyasi manevra kabiliyetini kısıtladığının 1964 Kıbrıs krizi ve Johnson mektubuyla ortaya çıktığını ifade eden Özkan, iki ülke arasındaki ekonomik ilişkilerin 1967 yılında başbakan Süleyman Demirel’in SSCB’yi ziyaret etmesiyle başladığını ve önemli sanayi tesislerinin Sovyet desteğiyle gerçekleştirildiğini belirtti.

İki ülkenin kaderinin 1945 yılında ayrıldığını belirten Balta ise, SSCB’nin dağılmasına değin Sovyetler Birliği’nin ekonomik ve askeri bakımdan Türkiye karşısında devamlı güçlendiğini, dağılmanın ardından ise Sovyet ekonomisi ve askeri gücünün gerilediğini ifade etti. Dağılmanın ardından Türkiye’nin Sovyetler Birliği ile ortak sınırlarını kaybettiğini ve kendisini bir çok güçsüz ülkeyle komşu durumda bulduğunu belirten Balta, 1991-1998 yılları arasında iki ülke arasındaki ithalat-ihracat oranlarının neredeyse eşitlendiğini ifade etti. Fakat 1998’den itibaren mevcut dengenin Rusya lehine değişmeye başladığını ve Türkiye’nin özellikle enerjide Rusya’ya bağımlı hale geldiğini belirten Balta, 2015 yılı itibariyle Türkiye’nin doğal gaz ithalatında Rusya’nın payının %55’e vardığını ifade etti.

Türkiye’nin 2002-2010 yılları arasında dış politikada işbirlikçi bir tutum izlediğini; hem AB ile hem de Rusya ile çatışmasız ilişkiler geliştirdiğini ifade eden Balta, 2008 ekonomik kriziyle birlikte ise her iki ülke için de yeni bir kapı açıldığını, ABD’nin ve AB ülkelerinin bölgesel ve küresel iddialarının sarsılmasıyla birlikte, Rusya ve Türkiye’nin dış politikada özerkleşme eğilimleri göstermeye başladığını ifade etti. Her iki ülkenin de Batı’ya karşı güç kazanma isteğinin arttığı dönemlerin, birbirleri ile çatışma olasılığının da arttığı dönemler oldığunu vurgulayan Balta, özellikle 2011 sonrasında Türkiye’nin dış politikasında girdiği revizyonist siyasal hattın, iki ülke arasındaki ilişkileri yeniden germeye başladığını belirtti. Putin ve Erdoğan arasındaki gerilimin ilk sinyalleri geldiğinde, Batı basınının bu durumu “Rus Çarı Türk Sultanına karşı” başlığıyla haberleştirdiğini ifade eden Balta, esasında tekerrür gösterenin yalnızca mekanizmalar olduğunu; 19. yüzyıla tam bir dönüşten bahsedilemeyeceğini vurguladı.

Her iki ülkenin de zayıfladıkları dönemleri merkezileşmeyle aşmayı denediğini ve iktisadi olarak kaynakların dağıtımını “tımar kapitalizmi” olarak adlandırılan sadakata dayalı bir sistemle yürüttüklerini ifade eden Balta, mekanizmalardaki bu benzeşmeye rağmen iki ülkeyi güçleri bakımından kıyasladığımızda ortaya asimetrik bir görüntü çıktığını belirtti. Özellikle 2008’den bu yana askeri anlamda güçlenen bir Rusya gördüğümüzün altını çizen Balta, Türkiye’nin ise Rusya’ya enerji kaynakları bakımından bağımlı olduğunu ifade etti. Bugün baktığımızda, uluslararası kurumların güven vermediğini, bu sebeple Türkiye’nin de daha tedbirli hareket etmesi gerektiğini belirten Balta, Türkiye’nin, iç siyasette fren ve denge mekanizmalarını güçlendirirken, enerji konusunda da Rusya’ya bağımlılığı kıracak alternatif ilişkiler geliştirmesi gerektiğinin altını çizdi.

Yazar Hakkında